AKP iktidarı Kürt Özgürlük Hareketi’nin ateşkes ilan ettiği, silahlı güçlerini Türkiye dışına çektiği ortamda demokrasi ve özgürlükler vadederek iktidara geldi. Özellikle on beş yıllık şiddetli süren savaşın getirdiği ekonomik yük devalüasyonla Ecevit hükümetinin üzerine yüklenince yeni kurulan AKP iktidarının önü açılmıştı. AKP iktidarı uzun yıllar demokrasi ve özgürlükler vaat ederek bazı iç ve dış güçlerin desteğini almış, Kürt sorununun çözümünü vaat ederek Kürtleri oyalama politikalarına yönelmiştir. Zaten ilk iktidara geldiğinde ‘düşünmezseniz Kürt sorunu da olmaz’ diyen Tayyip Erdoğan bu inkarcılığa karşı gerilla eylemleri başlayıp da iktidarı zor duruma düşünce 2005 yılında ‘Kürt sorunu vardır, benimde sorunumdur’ demek zorunda kalmıştı. Ancak oyalama dışında Kürt sorununu çözecek adımlar atmamış; oyalama politikalarının sonuna gelinince de 2014 yazında çöktürme planı hazırlanmış; 2014 30 Ekim Milli Güvenlik Kurulu’nda da Kürt Özgürlük Hareketi’ni şiddetle ezme kararı alınmıştı. Kürt Halk Önderi bu savaş kararını, sunduğu çözüm için yol haritası ve bu temelde sağlattığı Dolmabahçe Mutabakatı ve 7 Haziran seçimleriyle önlemek istemiş ancak Tayyip Erdoğan alınan savaş kararı gereği bu iki adımı da yok sayarak 24 Temmuz 2015’te topyekûn savaşı başlatmıştır. O günden bugüne izlediği tüm politikalar, iktidarını Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezme temelinde sürdürme ve Kürt soykırımını tamamlama doğrultusunda olmuştur.

Ancak AKP kurduğu tüm faşist ittifaklarla üç yıldır tüm imkânlarını kullanarak özgürlük hareketine ve Kürt halkına saldırmasına rağmen istediği sonuçları alamamış, kendileri çökme ve iktidarını kaybetme noktasına gelmiştir. Üç yıldır özel savaş ağırlıklı sürdürülen bu savaşta tüm iç ve dış imkânlarını kullanmış, Türkiye’nin tüm imkânlarını pazarlamış, şantaj aracı haline getirmiş, içerde de tüm toplumsal kesimleri ‘Vatan, Millet, Sakarya’ diyerek susturmuş, ancak sonuç alamamıştır. Kürt düşmanlığı üzerine kurduğu saldırgan iç ve dış politikası kısa sürede sonuç alamayınca dışarıda ve içerde birçok güçle karşı karşıya kalmıştır. Sadece kendi iktidarını ayakta tutmaya yönelik izlediği politikalar dışarıda ve içerde muhalif güçleri ortaya çıkarmıştır. Kürt düşmanlığı üzerinden şovenizmi kışkırtıp herkesi iktidarının kuyruğuna takma politikası içerde ve dışarıda muhalif güçlerin ortaya çıkmasını engelleyememiştir.

2018 yılına gelindiğinde AKP-MHP iktidarı içerde ve dışarıda en güçsüz konuma düşmüştür. Efrîn saldırısıyla içerde konumunu güçlendirip iktidarda kalma politikası yürütmüş olsa da gelinen aşamada görülmüştür ki Efrîn işgali de bu iktidarı ayakta tutacak toplumsal desteği yaratamamıştır. Efrîn işgalinin getireceği destekle seçime girerek içerde ve dışarıda yürüteceği savaş ve Kürtleri soykırıma uğratma politikalarına meşruiyet sağlamayı amaçlamıştır. Çünkü böyle yoğun ve şiddetli bir savaş politikası meşruiyeti güçlü olmadığı takdirde yürütülemez ve büyük bir bozgunla sonuçlanabilir. Çünkü süreklileşen demokrasi düşmanlığı ve Kürt soykırımı politikalarını zayıf konumdaki bir iktidarla sürdürmek mümkün değildir. Nitekim üç yıldır şiddetli biçimde sürdürülen ama sonuç alamayan politikalar AKP-MHP faşizmine karşı dönmeye başlamıştır.

Yürütülen politikalara meşruiyet kazandırmak için alınan seçim kararı da, toplum seçim ortamına girdikçe AKP-MHP iktidarının aleyhine sonuçlar vermeye başlamıştır. Ne Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi ne de Meclis’te çoğunluk sağlaması mümkün görünmemektedir. AKP-MHP ittifakı iktidarı kaybetmeyle karşı karşıya gelmiştir. Bu durumda tüm faşist iktidarlar gibi iktidarını sürdürme aracı olarak yine şovenizmi şahlandırma politikalarına sarılmaya başlamışlardır. Türk Dışişleri Bakanı ABD Dışişleri Bakanı ile yaptığı görüşmenin başlıklarından biri olan Minbic’le ilgili bazı şeyleri büyük bir zafer kazanmış gibi propaganda savaşına dönüştürülmesi AKP-MHP faşizminin ne kadar sıkıştığını göstermektedir. Halbuki Minbic ile ilgili konuşulanlarda çok fazla yeni bir unsur yoktur. Minbic’te savaş başlamadan önce yapılan anlaşmanın yeniden teyit edilmesi vardır. O karar da Minbic’te DAİŞ çıkarılınca Minbic’i Minbicliler yönetmesi; öz savunmasını da Minbic Askeri Meclisi’nin yapması yönündedir. Şu anda Minbic’te gerçekleşen de budur. Minbic’i Minbicliler yönetmektedir. Öz savunmasını da Minbic Askeri Meclisi üstlenmektedir. Türk devletinin rahatsızlığı Minbic’i yöneten Minbiclilerin kendilerine bağlı çetelerin anlayışında olmamasıdır. Minbicliler dinci milliyetçi olmayan, tüm farklı etnik ve inanç topluluklarının özgürce örgütlendiği ve kendi yaşamlarını inşa ettikleri bir demokratik sistem kurmuşlardır. Minbic’te tüm Suriye için örnek olacak bir siyasi, toplumsal ve kültürel bir yaşam kurmuşlardır. Türkiye şimdi kendi demokratik olmayan faşist yönetim gerçekliğini açığa çıkaran bu modeli yıkmak istiyor. Yoksa orası ne PYD yönetimi altında, ne de YPG’nin kontrolündedir. Zaten Minbic Askeri Meclisi son YPG’li danışmanların da ayrıldığını söylemiştir.

Türkiye Minbic görüşmesini neden bu kadar abartıyor? Orada zaten Minbiclilerin yönetimi var. Herhalde bu yönetimi askeri zor kullanmadan dışlamak mümkün değil. Demokratik siyasi ortamda Türkiye’ye bağlı bazı işbirlikçi çetelerin oradaki yönetime hâkim olması mümkün olmaz. Bu açıdan Minbic’le ilgili söylenenlerin büyük bir bölümü seçim kazanma amaçlı bir propagandadır. Minbic’i Minbicliler yönetecek söylemiyse zaten pratikte gerçekleşmiş bir durum. Kuzey Suriye’nin tümünde kimse kimseyi yönetmiyor. Yerel demokrasi var; her mahalle, her kasaba ve şehri oranın halkı yönetiyor; hem de en demokratik biçimde. Bu nedenle Minbic modeli Kuzey Suriye’ye uygulanacak söylemleri de demagoji ve propagandadır. ABD’liler Türklere herkes bulunduğu yeri yönetecek derken Türklere bir taahhüt vermiş olmuyorlar; sahada olanı Türklere söylemiş oluyorlar. Türk devleti aslında her yerin oranın toplumu tarafından yönetilmesini kabul etmiyor. Dışardan başka güçleri empoze etmeye çalışıyor. Bunu da kimsenin kabul etmesi veya Türkiye’nin kabul ettirmesi mümkün değildir. Türkiye eninde sonunda her yerin oranın toplumu tarafından yönetilmesini kabul etmek zorunda kalacaktır.

Minbic gündemi ve bu konuda yapılan propaganda iktidarını kaybetmeyle karşı karşıya gelen AKP iktidarının şovenizmi şahlandırıp oy arttırma operasyonu olmaktadır. Ancak Minbic gündeminin köpürtülmesi seçim kazanma için yetmemiş olacak ki özellikle şimdi de Kandil operasyonu gündeme konulmuştur. Kuşkusuz AKP-MHP iktidarının gücü yetse bir dakika durmaz Kandil’e gider. Eğer şimdiye kadar bunu yapmamışsa gücü yetmediğindendir. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt yıllar önce ‘oraya girmek kolay değildir, hâkim olunamaz vadileri ve dağları vardır’ diyerek neden Kandil’e gidemediklerini izah etmiştir. Şimdi Tayyip Erdoğan Kandil’e gideceğiz, diyor. Zaten Devlet Bahçeli yıllardır söylüyordu; bu açıdan Kandil’e gitme hevesi yeni değil.

Herhalde Kandil’e gideceğiz derken gidip o dağları ve vadileri işgal etmekten söz ediyorlardır. Yoksa Kandil zaten her gün savaş uçaklarıyla bombalanıyor. Bu bombardımanlarda onlarca sivilin katledildiği de biliniyor. Hava saldırıları yeni bir durum değildir. Karadan gitmek için de Türkiye sınırından 150-200 km. içeri girilmesi gerekiyor. Bu mesafeyi nasıl aşacaklar? KDP desteği olmadan bu yolları aşmak, tüm araziyi kontrol ederek Kandil’e ulaşmak mümkün değil. Havadan uçak saldırılarıyla etrafı kuşatılmış bir iki tepeye yerleşmekle Kandil’e girmek olmaz. Belki böyle bir giriş denenebilir ama bunun sonunun hüsran olacağı açıktır. O halde çok zorlu ve uzun bir süreç olacak Kandil’e yönelik işgal harekâtı. O halde şimdi neden gündeme getirildi? Bu da bir psikolojik savaş harekâtı ve seçim propagandasıdır. Kandil’e girme senaryoları köpürtülerek AKP ve Erdoğan’ın oyu yükseltilmeye çalışılıyor. Bir zamanlar Recep İvedik filminin oyuncusu Şahan Gökbakar’ın ‘Reyting’ isimli kısa bir skeci vardı. Orada reyting düştüğü an Şahan bağırır, masaya yumruğunu vurarak ‘Vatan, Millet, Sakarya’ der, reytingi yükseltirdi. Şimdi de Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli ve yandaş basın oylar düştükçe her gün bir savaş narası atıyorlar. Dolayısıyla Kandil’i işgal senaryoları şu anda bir seçim kazanma propagandası durumundadır.

Türk devleti böyle bir işgal harekâtına girişemez mi? Girişir. İktidarını kaybetme korkusuyla her türlü çılgınlığı yapabilir. Ancak şu anki Kandil gündemi bir seçim kazanma propagandasıdır. Aslında yapacaklarına inansalar hemen girebilirler; ancak karşılaşacakları direniş ve yaşayacakları bozgun korkusu nedeniyle böyle bir şeye kolay kolay girişemezler. Ancak böyle bir girişim Kürt Özgürlük Hareketi ile Türk devleti arasında tarihi ve siyasi sonuçları olacak bir savaş sürecine dönüşür. Böyle olması kaçınılmaz hale gelir.

Kandil operasyonu görünürde şu anda bir seçim propaganda aracıdır. Ancak Başûr’da bir işgal şu anda vardır. Xakurkê’de birkaç tepe işgal edilmiş durumdadır. Bu işgale karşıda gerillanın kahramanca direnişi vardır. Bu tepelerde askerler darbe yemekte, yerlerine yenileri getirilmektedir. Bir kere girmişler ancak namus meselesi yaparak geri çekilememektedirler. Bir nevi Türk askeri oralarda gerillanın önüne yem gibi atılmıştır. Kandil’e yönelik bir harekâtta Xakurkê’den daha beter bir duruma düşeceklerdir. Çünkü yaygınlaşan işgal yaygınlaşan direniş olacaktır. Sadece gerilla değil gerillayla birlikte Başûr halkı, tüm Ortadoğu halkları adına Türk işgaline karşı direneceklerdir.

Öyle bazılarının psikolojik savaş amaçlı PKK Kandil’i boşaltmış gibi yapılan haberler de tamamen uydurmadır. Şu anda seçimde oyu arttırma amaçlı Kandil operasyonu haberleri köpürtülüyor ve sürekli gündemde tutuluyor. Kandil Kürt Özgürlük Hareketi ve gerilla açısından Türk devletiyle hesaplaşma alanıdır. Bırakalım boşaltmayı Türk devletine karşı savaşı yaygınlaştırma ve derinleştirme alanıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin süreklileştirilen psikolojik savaş harekâtlarına ve propagandalarına ise karnı toktur. Yandaş basın psikolojik üstünlük sağlamak için Kandil boşaltılıyor haberlerini bilinçli yapmaktadır. Zaten MİT’in sürekli yalan haber üreten bir merkezi vardır. Şimdi basın tümden hükümet, dolayısıyla MİT’in kontrolü altındadır. Tüm basın Kürt halkına karşı yürütülen savaşın psikolojik harekât organları haline gelmiştir. Başka da bir işlevleri yoktur.

‘Halep ordaysa Arşın’da buradadır’. Psikolojik savaş organları ne söylerse söylesin Kandil’de oradadır. Boyunun ölçüsünü almak isteyenler psikolojik savaş propagandasını bırakır bordo b­ereli, mavi bereli ve kara berelileriyle mehter marşı eşliğinde yola koyulur. Mehter marşıyla gidenler hangi marşla geri dönerler bilemeyiz. Bilindiği gibi 2007 yılındaki Zap işgal girişiminde gerillalar askerlerin kaçışı için ‘Suvar hatin, peya çûn’ demişlerdi.

Özcesi Kandil operasyonu şu anda bir seçim propagandasıdır. Ancak Başûr’da bir işgal harekâtı vardır, bu işgal harekâtı yaygınlaştırılmak istenmektedir. Zaten Başûr uzun yıllardır Türk devletinin işgali altındadır. Türk devletinin on beşten fazla askeri üssü yıllardır Başûrê Kürdistan’da bulunmaktadır. Yine bazı yerler işgal edilmiştir. Bu açıdan Başûr’da işgale karşı direniş başlamıştır. Bu direniş Türk işgali ‘Suvar hatin, peya çûn’ durumuna getirilene kadar sürecektir.

Yeni Özgür Politika