Dev kadının bulunduğu mezarlık bir zamanlar yalnızca bölgenin önde gelenleri tarafından kullanılıyordu. Bu elitler arasında ruhani liderler, zenginler, 11. yüzyılın başlarında Polonya’yı yönetmiş kral I. Bolesław Chrobry’nın ve yerel Piast Hanedanı’nın yakınları da var. 12. yüzyılın sonlarına doğru ise mezarlığa halktan daha fazla insan gömülmeye başladı. Ostrów Lednicki Adası’nda çıkarılan 2.500’ten fazla iskelet elit tabakaya mensup olmayan halktan insanlardı.

Elitlere ait görülmesine rağmen bu mezarlığın en ünlü sakini, yirmili yaşlarının sonunda ölen alt tabakaya mensup bir kadın. Yakın zamanda çıkmış New Developments in the Bioarchaeology of Care kitabında Magdalena Matczak ve Tomasz Kozłowski isimli arkeologlar, ilginç iskeleti ve mezarın tuhaf doğasını ayrıntılı olarak anlatıyor.

Gömülen tüm diğer insanların yüzleri batıya dönükken bu kadın doğuya dönük gömülmüş. Vücudunda hiçbir eşya yok. Vücudunun duruşu bile sıra dışı; sol eli kafatasına doğru eğimli, sağ kol ve sol bacak düz uzatılmak yerine bükülmüş.

Bu kadın hakkındaki en şaşırtıcı şeyse 215,5 santimetreye kadar uzayan boyu. Kemiklerinin oranlarının normal ama kemiklerin çok uzun olması neredeyse kesinlikle kadının dev hastalığı olduğunu gösteriyor. Dev hastalığı, hipofiz bezinin büyüme hormonunu fazla salgılamasıyla ortaya çıkıyor ve insanların 210 ila 275 santimetreye kadar uzamasına sebep oluyor. Bu kadın aynı zamanda akromegali hastasıydı. Akromegali de benzer bir sebeple ortaya çıkan ancak kemiklerdeki büyüme plaklarının kapanmasının ardından görülen ve kafadaki kemiklerin büyümesine yol açan bir hastalıktır.

Fark edilmemeleri zor olduğundan dev hastalığı ve akromegali hastaları tarih boyunca bilinmiyordu. Dev André’yi gerek profesyonel güreş kariyerinden dolayı gerek The Princess Bride isimli klasik filmdeki Fezzik rolü sebebiyle tanıyan çok kişi vardır. André’nin fiziksel özellikleri dev hastalığı ve akromegalinin bir sonucuydu. Bu hastalıklara sahip olup bu kadar tanınan kadın ise pek yok. 19. yüzyılda yaşamış, yaklaşık 240 santimetre boyunda, “Kentucky Devi” Martin van Buren Bates’le evlenen Anna Swan bu hastalıklara sahip en tanınmış kadın olabilir. Çiftin, yalnızca 11 saat yaşamış ikinci çocukları doğduğunda 10 kilogramdan fazlaydı.

Biyoarkeologlar Judyta Julia Gładykowska-Rzeczycka, Anna Wrzesińska, ve Anna Sokół’a göre Orta Çağ’da yaşamış bu kadının dev hastalığı ve akromegali hastası olduğuna dair başka belirtiler de vardı. Muhtemelen boyunun ve vücut ağırlığının bir sonucu olarak, omurgasında disk herniasyonları ve dejeneratif eklem hastalığı belirtileri vardı. Sağ üst kolunun ve sol alt bacağının hayatının bir döneminde kırılmış olması da bu hastalıklara bağlanabilir çünkü bu hastalıklar kemikteki mineral yoğunluğunu etkileyip zayıf kemiklere sebep olur. Bunlara ek olarak, kaburgalarındaki küçük bezeler, akciğer zarı iltihabı da geçirdiğini gösteriyor.

Dev hastalığı ve akromegali genelde diyabet, hipertansiyon, baş ağrıları, uyku apnesi, dilin şişmesi, kadınlarda menstrüel bozukluklar ve psikiyatrik problemler ile ilişkilendirilir. Elbette bunlar kemikte iz bırakmaz ancak Matczak ve Kozłowski’nin yazdığı üzere “akromegaliyle zihinsel hastalıklar ve dev hastalığı ile düşünsel zayıflık arasındaki korelasyon göz önüne alındığında, Ostrów Lednicki’deki dev hastalığı olan kadının zihinsel veya bilişsel bir bozukluk taşıması olası görünüyor.”

İskelet travmasıyla potansiyel psikolojik sorunların bir araya gelmesi, Orta Çağ’da yaşamış bu Polonyalı kadının muhtemelen arkadaşlarından, ailesinden veya yaşadığı toplumdan nadiren de olsa desteğe ihtiyaç duyduğunu gösteriyordu. En azından, öldüğü sırada iyice iyileşmiş olan kırık bacağı, muhtemelen bir başkasının ona yardım ettiği sırada, birkaç ay dinlendiği ve iyileştiği anlamına geliyordu.

Matczak ve Kozłowski, iskeleti ve gömülme şeklinden hareketle şunları söylüyor: “Yaşamı boyunca, fiziksel anormallikleri ve / veya olası psikolojik veya bilişsel problemleri nedeniyle toplumunun farklı muamelelerine maruz kalmış olabilir. Yine de, yetişkinliğin ortasına kadar hayatta kalabilmesi, sağlığıyla ilgili bakım aldığını da gösteren kanıtlarla birlikte, toplum tarafından reddedilmediğini gösteriyor.”

19. yüzyıl öncesinde dev hastalığı pek bilinmiyordu. Bu, bahsedilen Polonyalı kadını daha da ilgi çekici hale getiriyor. Akromegali ve dev hastalığını hem medikal hem de paleopatolojik bir gözle inceleyen Francesco Galassi, “Bu bulgu, aciziyete ve dışlanmaya sebep olan iki hastalığın morfolojisinin evrimi hakkında kısıtlı bilgimizi arttırdı.” diyor.

Galassi, “Bu kompleks endokrin bozuklukların patofizyolojisini daha iyi açıklamak” için bu iskelet ve aynı durumdaki diğer antik iskeletler üzerinde genetik analizlerin yapılması gerekliliğinden bahsediyor.

Bu kadının isketi, toplumun diğerlerinde farklı olan tek Orta Çağ Polonyalı iskeleti değildi. Ostrów Lednicki’de akondroplazi (cücelik) hastası bir kişi ve Kałdus yakınlarında cüzzam hastası bir kadın da bulundu. Bu insanların gömülmeleri küçük farklılıklar taşısa da yaşadıkları toplumla aynı mezarlığa gömülmeleri toplumdan dışlanmadıklarını gösteriyor.

Matczak ve Kozłowski , amaçlarının “Orta Çağ toplumunun bakım, duygu, sosyal algı, hastalarla engellilerin durumu ve defin töreninin anlamı da dahil olmak üzere, yaşamın tüm yönlerine dair daha geniş bir bakış açısı sunmak” olduğunu söyleyerek eserlerini sonlandırıyorlar. Arkeolojik ve biyolojik kanıtları kullanarak farklı görünen bir insanın altı yüzyıldan daha uzun bir süre önce yaşamı ve travmayı nasıl deneyimlemiş olabileceğini gösterdiler.

Kaynak:http://arkeofili.com