Barış bildirisine imza attığı için ihraç edilen Yrd. Doç. Emrah Günok, “Türkler bir şekilde HDP’ye ve Kürt meselesine nasıl bakacakları konusunda yeni kararlar vermedikleri sürece bir tek adam rejiminden kurtulmuşlar. başka bir tek adam rejiminin peşine düşmüşler fark etmeyecektir” dedi. 

Türkiye, AKP-MHP ittifakının almış olduğu baskın seçim kararı ile birlikte yoğun bir seçim atmosferi içerisinde. 16 yıldır iktidarda olan AKP’nin, MHP’nin desteği ile mevcut politikalarını sürdürmek, muhalefetin ise bu politikalar sonucu siyasetten ekonomiye, toplumsal yaşamdan kadına, dış politikadan kültür-sanata kadar her alanda çıkmazı yaşayan Türkiye’nin geleceğini yenden şekillendirmeyi planladığı seçimler oldukça kritik bir öneme sahip.
 
Bu amaçlarla Cumhurbaşkanı adaylarını belirleyen siyasi partiler, yine parlamento aritmetiğinde çoğunluğu elde etmek için sundukları vaatler ile seçmenlerin karşısına çıkarken, gözler 24 Haziran’da gidilecek sandıklardan çıkacak oyların renginde. 
 
Kısa süreli çözüm sürecinin ardından Kürt sorununa dair çözümsüzlük politikalarına yeniden geri dönülmesine karşı yayınlanan “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı Barış bildirisine imza attığı için Yüzüncü Yıl Üniversitesi Felsefe Bölümü’ndeki görevinden ihraç edilen akademisyen Yrd. Doç. Emrah Günok, 24 Haziran’a giden yolda Türkiye’yi nelerin beklediği konusundaki sorularımızı yanıtladı.
 
Seçimlere nasıl bir atmosferde gidiyoruz. 24 Haziran öncesi Türkiye nasıl bir yol ayrımında?

Doğu illerinde güvenlik güçlerinin şiddet uygulamalarını protesto eden bir metne attığım imzadan kaynaklı ihraç edildim. O gün bugündür işsizim. Türkiye’ye baktığımda o gün o imzayı atmamı gerekçe teşkil eden sorun hala devam ediyor. Türkiye’nin, Kürtleri ve Türkleri ile yan yana gelmesi ve ortak bir kötülüğe karşı yüzünü döndürmesi gerekiyor. 24 Haziran’dan sonra Türkiye eğer Kürtlerine başka bir şekilde bakmayı başaran bir bakış açısı edinmiş ise ve eğer gerçekten bu süreçten bir takım dersler çıkarmışsa, bizi güzel yarınlar bekliyor olabilir. 
 
Ama eski tas, eski hamam devam edecekse ve bütün mesele bir tek adam rejiminden ve bir tek adamdan kurtulma meselesi olarak algılanacaksa değişecek bir şey olmayacaktır. 
 
Kimse hiçbir şekilde dönüp kendine bakmayıp, ben bugüne kadar ‘Türklüğümün sağlamış olduğu avantajlardan nasıl yararlandım, bunlar yüzünden bu ortama ne şekilde destek verdim, ne şekilde katkılar yaptım’ gibi bir vicdan muhasebesine sürüklenmezse, attığı oy da sadece bir adamdan kurtulma anlamına gelirse, 24 Haziran’dan sonra bence bizi hiçbir şey beklemiyor. Hiçbir şey beklenmediği gibi içinde olduğuz cehennem de devam edecektir. 
 
Yaşadığımız mevcut sorunların Cumhurbaşkanlığını kazanmak ya da meclis aritmetiğinde çoğunluğu ele geçirmekle aşılması mümkün mü?
 
Türkler bir şekilde HDP’ye ve Kürt meselesine nasıl bakacakları konusunda yeni kararlar vermedikleri sürece bir tek adam rejiminden kurtulmuşlar, başka bir tek adam rejiminin peşine düşmüşler ya da bir parlamentoyu bırakmışlar, öbür parlamentoya geçmişler hiçbir şey fark etmeyecektir. Yani niteliksel olarak değişen bir şey olmayacaktır. Biz felsefeciler genellikle toplumun içine girmeden topluma dışarıdan bakarak olayların içine çok karışmayarak, pratiğin içinden kendimizi soyutlayarak sırça köşkte düşünmekle hep suçlanırız. Hegel’in “Minerva’nın baykuşu karanlık çöktükten sonra uçar” sözü, felsefecinin bir şekilde yorumunu belirleyen dünya olup, bitmesi gereken bir dünyadır. 
 
Olaylar gerçekleşmiş, vuku bulmuş, artık kalkan toz yerine oturmuş, felsefeci gelmiş bir şekilde orada hasar tespit çalışması yapmış ve dünyayı değerlendirmeye başlamış. Ben bu yaşıma geldim, OHAL sürecine gelinceye kadar, Türkiye bu taklaları atıncaya kadar bir şekilde gerçekten bu pozisyonu savunarak felsefe yaptım. Bir felsefeci olarak benim vicdanımda bir şekilde benim karşıma bu tür soruları çıkartıyor ve ben bunlar ile yüzleşmek durumundayım. 
 
HDP’nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oluşturulan her iki ittifakın dışında tutulması ya da kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Cumhur ittifakı sureti karşısında öyle bir tehlike ile karşı karşıyayız ki, bu tehlikeyi yaşamış olmamızın koşullarını yaratan şeylerden bir tanesi de birbirimize karşı olan sevgisizliğimiz, birbirimize karşı olan düşmanlığımızdır. 
 
HDP’nin Millet ittifakına alınıp alınmaması konusunda CHP’nin tavrına baktığımızda, milletvekilliği dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda irade beyanında bulunmuş ve bunu desteklemiş olan bir CHP ile karşı karşıyayız. HDP’nin Millet ittifakının kıyısında bir şekilde beni de oyuna alın diyecek bir hali yok... Cumhur ittifakı sureti karşısında öyle bir tehlike ile karşı karşıyayız ki, bu tehlikeyi yaşamış olmamızın koşullarını yaratan şeylerden bir tanesi de birbirimize karşı olan sevgisizliğimiz, birbirimize karşı olan düşmanlığımızdır. 
 
HDP’yi de oraya dahil etmiş olsalardı. Katılacak oy sayısının ötesinde yaratacakları sinerji ile Türkiye’nin politik atmosferine yapacakları katkının çok daha büyük olacağını düşünüyorum. Şimdi Millet ittifakına karışmış olan partilerin karşı kaşıya geldikleri tehlike karşısında HDP’ye dönük yapacakları herhangi bir jest, bu minvalde çok anlamlı olabilirdi.
 
Diğer taraftan bu durumu farklı yorumlayanlar var. Millet ittifakına girerek kendilerini daha orta yol bir noktaya getireceklerine, dışarıda kalarak siyasi alanlarını çok daha genişletme şansına sahip oluyorlar. Sol ile temas etmek, solu bir şekilde tamamıyla kendine çekmek ve siyasi manevra yapma konusunda çok daha büyük avantajları oluyor. Oraya girmemeleri bir yandan da iyi oldu diye bakan bir kesim var. Bu iki kesim arasında düşünmeye devam ediyorum açıkçası.
 
Cumhurbaşkanı adaylarından biri olan Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde olması bu koşularda ne anlam ifade ediyor?

 
 Eninde sonunda bir sınıf bilincine, kimin üretiyor olduğuna, kimin parayı aldığına uyanmak gerekiyor, bütün mesele buradadırGerçek bir kardeşlikte nasıl bölüşüyor olduğumuz sorusuna verdiğimiz cevapla ancak ve ancak ortaya çıkacak. 
 
Demirtaş’ın söylemsel anlamda Türkiye siyasetine, bu coğrafyanın siyasetine yabancı terimler ile konuşmayı başarmış olduğunu düşünüyorum. Gerçekten yeni bir şey söylüyordu. Konuştuğu dil bir şekilde insanlara yabancıydı, gerçekten bir barış dili ile ortaya çıktı. 
 
Örneğin bunu Tahir Elçi de yaptı. Bunu bir dönem Hrat Dink yaptı, bu insanlar öldürüldüler. Niye öldürüldüler; çünkü bakış açılarını değiştirebilecek bir şeyler söylediler. İnsanları savaşa çağırdığınızda herkesin konuştuğu dili konuşursunuz. Oysaki insanları barışa davet edecek dili ürütmek zordur. İnsanların duygularına, barışa hitap ederek seslenmek zordur. Onları duygulandırabilmek için destansı söylemlerle hamaset üretmeniz gerekecek, ama bu insanlar hamasetin dışında konuşmayı tercih ettiler. 
 
Dolayısıyla ancak ve ancak Demirtaş gibi bir aktör, eğer ki kendini siyaset sahnesinde daha rahat bir şekilde var edebilseydi, o sahnenin bir şekilde konuştuğu dili değiştirebilirdi. 
 
Bence bugün Türkiye’de siyaset sahnesinin temel problemi, bir insanın tek başına ortaya çıkmış olması ya da başkanlık sisteminin olması değildir. Yenmek yenilmek, köle etmek, millete buyun eğdirmek ve asil kan gibi kavramlar ile konuşmaya devam ettiğimiz sürece hiçbir şey değişmeyecek. 
 
Başkanlığa geçsek de değişmeyecek, parlamenter sitemi kurtarsak da değişmeyecek. AKP de gelse değişmeyecek, CHP de gelse değişmeyecek. Kürtler Kürdistan’ı kursalar yine değişmeyecektir. Eninde sonunda bir sınıf bilincine, kimin üretiyor olduğuna, kimin parayı aldığına uyanmak gerekiyor, bütün mesele buradadır. Gerçek bir kardeşlikte nasıl bölüşüyor olduğumuz sorusuna verdiğimiz cevapla ancak ve ancak ortaya çıkacak. Dolayısıyla ulusal sınırları aşan çok daha evrenselci bir kafa yapısı ile ancak dünyaya bakmayı becerdiğimizde Kürt sorunu dahil sorunların çözüleceğini düşünüyorum. Başka da çözüleceğini düşünmüyorum kendi adıma. 

mezopotamyaajansi.com