1.Bölüm

1975 yılında bir grup arkadaş, bizi uğurlamak için toplanan anne ve babalarımızın ellerini öptükten sonra, yanımıza üniversite sınavına giriş belgelerimizi ve bir kaç hafta yetecek kadar ekmek, peynir ve su da alarak ATLARIMIZA bindik, bismillah diyerek Wan’dan sınava gireceğimiz İstanbul’a doğru yola çıktık.

O zamanlar AKP diye bir parti olmadığı için Wan Gölü henüz yapılmamış, yeri biraz çukur bir ovaydı. O ovanın kenarından kenarından at sürerek yol almaya başladık. Uzun ve yorucu bir yolculuk bekliyordu bizi.

O zamanlar Wan küçücük bir kasabaydı. Tatvan, Bitlis, Muş, Bingöl, Elazığ henüz kurulmamış, Malatya ise yirmi, yirmibeş bin kişilik bir beylikti.

Dördüncü günün akşamına doğru El Eziz köyünün biraz ilerisinde, ellerinde Filinta tüfenkleriyle bir grup eşkiya kesti yolumuzu. Atlarımızdan indirip sıraya dizdiler bizi, üst araması yaptılar. Wan otlu peyniri ve tandır ekmeği (Lavaş) tek mal varlığımızdı. Biraz sorgulayıp Talebe olduğumuzu öğrendikten sonra acıdılar bize, adam başı birer Reşat altını verdiler, dualar arasında yolcu ettiler…

Ertesi sabah Malatya’ya ulaştık.
Malatyayı görünce ağzımız açık kaldı. En az on on beş tane iki katlı ev vardı. 1973 yılında ölen Mustafa Kemal Paşa silah arkadaşı olan İsmet paşayı çok sevdiğinden Malatya beyliğini İnönü ailesine vermişti. Bu iki katlı evlerden biri onlara aitti, balkonda çok güzel bir kız vardı, biraz kesiştik, ama daha ilerisi olmazdı. Zira o muhtemelen bu soylu ailenin kızı, bense AKP iktidar olduktan sonra artacak refah seviyesinden faydalanarak ehliyet alıp, taksicilik yapacak olan şoför Süleyman’ın oğluydum. Sınıf farkını ilk orada hissettim ve feodaliteye lanet okudum içimden…

Hem kendimizi hem de atlarımızı dinlendirmek için bir gün Malatyada kaldık, fırsat fırsattır diyerek bir kez daha İnönülerin evinin önünden geçeyim dedim, tam evin önündeydim ki uzun boylu, ablak suratlı bir adam durdurdu beni ve:
- Çok gezme buralarda delikanlı, dedi.
- Niye, diye sordum.
- Bunlar FETÖ’cü, başına iş alırsın
- Fetö’cü nedir abey?
- Onu yıllar sonra öğreneceksin, şimdi kaybol, dedi. Yürüdü gitti.

Korkmuştum, hemen Han’a gittim, vurdum kafayı yattım.


Sabah erken yola revan olduk, uzunca bir yaylalıktan geçtikten sonra sabaha doğru Kayseri Beyliğine ulaştık. Orası Malatya’dan da büyüktü, yüzlerce iki katlı ev gördük, üstelik bu evler aynen bizim Wan’daki eski Ermeni evleri gibi cumbalıydılar. Çok oyalanmadık orada, vaktimiz daralmaya başladığı için Engürü kasabasına doğru yol almaya başladık.

Fakat zaman kıttı orada da oyalanmadık, dönüşe bırakıp, devam edip gittik.

Akp olmadığı için henüz, Kocaeli de kurulmamıştı. Gelecekte Recep Beyin yapacağı rafinerinin boş arazisinden denizi seyrede ede yol aldık. İlkdir deniz görüyorduk, çok heyecanlandık.

Sabaha doğru at üstünde yarı uyur yarı uyanıkken arkadaşlardan biri bağırdı: ‘Ahan da İstanbul’ Vayy anaaa, bu nasıl bir yer, ne ucu var ne bucağı…

O heyecanla mahmuzladık atları, bir yere kadar geldikten sonra bir uzunca bir köprü gördük. Köprünün üstünde arabalar.
Resmi kıyafetli bir adam dediki ‘Hooop beyler, buradan atla geçemezsiniz’

-Niye abey ?
-Yassak. Araba köprüsü bu. Atla geçilmez.
-Abey biz imtahana geldik, şimdi atları nereye bırakalım, yarından sonra geri döneceğiz, amman yamman yalvarmaya başladık. Sonuçta adam ‘Köprünün sahibi orada, gidin konuşun, kabul ederse geçersiniz’

Gösterdiği yere baktık, şişman, kısa boylu kıvırcık saçlı bir adam, elinde bir kalem, yarısı su dolu bir bardak, yanında tam kendisine benzeyen ama sarı saçlı bir kadın oturmuş sohbet ediyorlardı. Attan inip yanlarına yaklaştım

‘Bak Semracım, meselelere olumsuz bakan biri bu bardağa baktığında yarısı boş der, oysaki bardağın yarısı dolu, acçık secçik görünüyor’ dedi ve benim yaklaştığımı gördü.-Selamün aleyküm dayı , dedim, aleykümselam evlat, hayırdır? Diye sordu.
Dayı biz Wan’dan geldik, yarın imtahanımız var ama atla geçemezsiniz dedi o adam.
-Wan’lı mısınız siz?
- Evet dayı...
- Güzel, güzel, benim anamın kanı da sizinkinden!
O da mı A RH+ dedim, güldü, ‘he, hee’, dedi ve devam etti: döndüğünüzde sizin oranın ağalarına selam deyin, deyin ki Turgut amca İstanbul’daki köprüyü satıyor, Komünistler sattırmam, sattırmam diye bağırıyorlar ama satacağım, almak isteyen varsa atlasın atına gelsin. Sonra adama döndü, ‘bırak geçsin çocuklar’ dedi. Geçtik gittik.

Ertesi gün imtahana girdik, tıktılar bizi bir sınıfa. Sen de bin ben deyim iki bin, mahşeri bir kalabalık. Olacak iş değil ama kan ter içinde imtahanı bitirdik. Ama velakin Sağır İsmet’in kulağını çok çınlattık.

Sonrası daha iyiydi. Reşat altınlarımızı bozdurduk giysiler, ayakkabılar ve dönüş için ekmek peynir su aldık. Birer kalıp da helva...