Başlıktaki cümle T.C. nin İttihat Terakki’den devraldığı kurucu parola.

1912 de karar verilen bu strateji, aynı zamanda bir halklar topluluğuna tek bir yapay ulus gömleği giydirmenin de kanlı ironisi.

Çünkü bu parolayı kararlaştıranların büyük çoğunluğunun Türklüğü bile çok tartışmalı.

İTC, 1918’de son kongresinde, partinin adının değişmesi, Anadolu’daki örgütlenmelerin yeraltına geçmesi, ellerindeki silahları halka dağıtması türünden stratejik bir dizi karar alıp, triumvirayı bir Alman denizaltısıyla ülkeden çıkarttıktan sonra, eski liderliğin sürekli kenarda tuttuğu, tasfiye etmeye çalıştığı Kemal ve arkadaşları Anadolu’daki İTC yapılanmalarının tamamını yeniden Müdafai Hukuk ve Kuvayı Milliye çatısı altında toplayıp; yeni Türk devletini inşa ettiler.

İTC’ye – uluslararası yargılamalara muhatap olan suçlar nedeniyle- şeklen sahip çıkılmasa da, bütün politikaların devralındığı da sır değil.

T.C. o günden bu güne Batı emperyalizminin ve NATO’nun dümen suyunda yaşadı; kendisine verilen uç karakolu görevlerini başarıyla gerçekleştirdi.

Asimilasyon politikasında da ciddi bir başarı sağladığını söyleyebiliriz. 

Kürt halkı hariç bütün halklar ve etnik topluluklar, kanlı tarihin korkusuyla sindi ve asimilasyonu kabullendiler.

Ancak bu oyun planı 1978 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) nin kurulmasıyla başlayan son Kürt isyanı ile bozuldu.

O gün bu gün “devlet aklı” Kürtlerle savaş mı ittifak mı; ikilemini tartışıyor.

Elbette ortak niyet ve hedef, bu isyanın ne bahasına olursa olsun yok edilmesi ve bu “sorun”dan kalıcı biçimde kurtulmak.

Ama devlet aklı içinde zaman zaman, “bu iş savaşla olmayacak, bari müzakere ile bir ortayol bulsak” fikri güç kazanıyor.

90 larda Özal’ın Kürtlerle stratejik bir barış yapmak, Irak Kürt bölgesiyle aradaki sınırları kaldırmak gibi “kazan kazan” hesaplar yaptığını biliyoruz.

Öte yandan TÜSİAD’ın AB standartları çerçevesinde bir çözüm formülü için özel bir rapor hazırlattığı da yine aynı tartışmanın su yüzüne vuran sonuçlarından.

Ancak bu çabalar, hatırlayacaksınız, o yıllarda Ergenekon (derin devlet) tarafından çok sert yanıtlanmış, Sabancı’nın kardeşine “başarılı” ; Özal’a “başarısız” birer suikast düzenlenmişti.

Daha sonra iki müzakere girişimine daha tanık olduk. İlki 2009 da başlayan ve sonradan Oslo süreci olarak adlandırılan ve başarısızlıkla sonuçlanan müzakere süreci; ikincisi ise 2013 de “İmralı Süreci” olarak adlandırılan ve 2015 te yine başarısızlıkla sonuçlanan girişimdi.

 

Cumhur VS Millet

Bu tartışma iki yıldır yeniden gündemde.

Ve bu kez daha önce tanık olmadığımız bir biçimde iki ayrı siyasi blokta temsilini bulmaya başladı.

Cumhur ve Millet blokları  “devletin bekası” konusunda iki farklı yaklaşımı temsil eder görünüyor.

İlk bakışta birincinin faşizmi kurumlaştırmak; ikincinin ise müesses nizamı restore etmekle bu hedefe ulaşma çabası söz konusu.

“Beka sorununu yaratan” ise Kürt isyanının geldiği nokta.

Ancak daha derinlemesine bir bakış, iki hipotezin çatıştığını gösteriyor.

Cumhur ittifakı, Türk devletinin tarihsel krizini, faşizmi kurumlaştırıp, Suriye ve Irak’da enerji alanlarını ilhak etmeyi ve Kürt sorununu askeri yoldan, soykırımla “çözmeyi” deniyor.

“Devlet aklı” nın diğer kesimini temsil eden partiler, millet ittifakı ise, bu çözüme temelden itirazı olmasa da, bu yolla çözümün artık kazandırdığından çok kaybettirdiğini düşünüyorlar.

Bu nedenle “restorasyon” ve AB çerçevesinde bir uzlaşma ve çözüm çabasının daha gerçekçi olabileceği öne sürülüyor.

Henüz çok içten, çok kararlı olduklarını söylemek zor.

Çünkü hepsi “Türkiye Türklerindir” mottosundan sebeblenerek bu güne gelmiş, imtiyazlı modernler.

Ama yine de ihtiraz kaydımızı saklı tutarak, şöyle diyebiliriz.

Erdoğan ergenekon bloku, devlet aklının A planıysa, Millet ittifakı da B planı gibi bir görüntü sunuyor.

Bu tartışma basit bir taktik tartışması değil, devletin kuruluş stratejisiyle ilgili bir format değişikliği tartışması kaçınılmaz olarak.

Türkiye Türklerin mi, Anadolu’da yaşayan bütün halkların ve eşit yurttaşların mı; ikilemine gelip dayanmış oluyoruz yeniden.

Bu nedenle “samimi” bir ayrışma bile olsa, unutmayalım bütün bu gelişmeler, Kürt halkının ve özgürlük hareketinin mücadelesinin ürünü.

 

 

Kandile Operasyon, Mafyaya Af

Cumhur ittifakı bir taşla bir çok kuş vurmak istiyor.

En büyük balık Kandil operasyonu gibi görünüyor.

Erdoğan ve Ergenekon şefleri çok iyi biliyorlar ki, 1983 den bu yana otuz kez denenmiş ve hepsinde de başarısızlıkla sonuçlanmış “Kandil operasyonları”nın otuzbirincisi de çok farklı olmayabilir.

Elbette bu kez çok yüksek bir tekniğe sahip olduklarını Efrin’den biliyoruz. Buna güveniyor olabilirler.

Bu “üstünlük” kalıcı bir zaferi değilse de seçim probagandasına yarayacak bir kaç bayraklı kareyi sağlayabilir, hesabı yapıyor olmaları mümkün.

Ayrıca, toplumun endişeleri listesinde onuncu sıraya düşmüş “terör” kaygısını yeniden canlandırmak, seçim kampanyası için bulunmaz bir fırsat.

Üstelik Afrin’de bunu denediklerinde bütün sistem içi muhalefete hiza vermeyi, kendi dümen sularına sokmayı başarmışlardı.

Yine aynı ata oynamaya niyetli görünüyorlar.

En azından İYİP kitlesini etkileseler ve farklı ses çıkartmasını, Millet ittifakı içinde tartışma ve çelişki sağlasalar, kar.

Üstelik bu kez Irak topraklarında “terörle mücadele” farklı bir niteliğe bürünmüş durumda.

Son iki yıl içinde TSK Irak coğrafyasında çok ciddi bir alanı denetlemeye başladı.

Aslında bu fiili bir işgal. İlgili herkes de bunun farkında.

Terörle mücadele fiili işgale meşruiyet ve yasallık kazandırmak bakımından iyi bir bahaneye dönüşmüş görünüyor.

KDP ve YNK, kendilerine sivil siyasette başat rakip olma sürecinde ilerleyen KİP’nin tasfiyesi için her tavize razı.  

Tayyiban rejimi Kuzey Iraktaki varlığına meşruiyet kazandırmak için bile bu sefere çıkmak zorunda.

Ruslarla pazarlık masalarından edindiği tecrübe de bu yönü gösteriyor.

Fiili ve fiziki güç her zaman pazarlanabilir, takas edilebilir bir “değer.”

 

Mafyaya Af

Herşeyi çok açıkta yapmak zorunda kaldılar.

Bahçeli önce itibar sundu, sonra ziyaret etti.

Ardından galiba bir bir devlet güvencesi daha gerekti ki, tetikçiyi eski patronları Yavuz Ataç ziyaret etti.

En son M. A. Ağca ortaya çıktı.

Bunlar Ergenekon’un geçmişte bütün kirli, örtülü operasyonlarını yaptırdığı A takımı.

Dışarıdan bakıldığında Erdoğan af talebine karşı gönülsüz görünüyor.

Ama son zamanlarda kendi çatısı altında yarattığı “Osmanlı Ocakları” vb. paramiliter güçlerin yeterli tecrübesi olmadığını düşünüp, alttan alta böyle bir “kurmay heyetine” ihtiyaç duyması çok olası.

Farkında olmak gerekir ki, bu adamlar hafife alınamaz, yaptıkları yapacaklarının garantisidir.

Kandil operasyonu Kürdistana, mafya öncülüğünde akgezenler Batı’ya, faşizmin son savunma hattı olarak görevlendirilmiş durumda.

Böylece hem seçim sürecini manipüle edecek, hem de seçimin kaybedilmesi koşulunda en kirli oyunlara kalkışabilecekler.

Bizim de bu gerçeği yeterince farkında olmayan herkese anlatmamız gerekiyor.

Özellikle de son 4 yıldır her türden provakasyon ve manipülasyona karşı başarılı bir tutum izlemiş olan HDP’nin aynı öncülüğü sürdürecek tedbirleri alması şart.